MADDENİN ARDINDAKİ SIR
by Adnan Oktar in

UÇAKLA OKYANUSU GEÇEN BİR İNSAN, ASLINDA BEYNİNDEKİ UÇAKTA SEYAHAT EDER VE BEYNİNDEKİ OKYANUSUN ÜZERİNDEN GEÇER
Her insan hayatı boyunca beyninin içinde yaşar ve hiçbir şekilde beyninin dışına çıkamaz. Gördüğümüz her görüntüye, duyduğumuz her sese, dokunduğumuz her cisme, tattığımız her lezzete dair algılar, elektrik sinyallerinin beynimizde oluşturduğu hislerdir. Biz ne tattığımız bir meyvenin, ne duyduğumuz bir sesin ne de gördüğümüz bir görüntünün beynimizin dışındaki aslına asla ulaşamayız. Hayatımız boyunca, bu asılların beynimizde oluşan algılarını seyrederiz.
Örneğin, uçakla bir ülkeden bir diğerine giden, okyanuslar geçen bir insan aslında beyninde oluşan görüntüler arasında seyahat eder. Havalanının görüntüsü, gürültüsü, uçak saatlerinin anonsu, uçağın motorunun sesi, uçağın havalanırken insanda oluşturduğu his, bulutlar, aşağıda kalan şehir görüntüsü, okyanus, uzaklık hissi, uçak koltuğunun döşemesinin verdiği his... Bunların tamamı beyindeki küçücük algı merkezlerinde algılanır.
Beynin içindeki bir santimetreküplük görme merkezinde oluşan uzaklık hissi ise Allah'ın yaratışının büyük bir mucizesidir. Allah, bu kadar küçük bir noktada yarattığı görüntüler arasında kilometrelerce uzak gibi algılanan mesafe algısını da yaratmaktadır. Uçaktan altındaki okyanusa bakan bir insan aslında beynindeki uçaktan beynindeki okyanusa bakmaktadır. Aradaki yükseklik ise Allah'ın beyninin içinde yaşayan insana yarattığı bir algıdır.
Bu noktada karşımıza büyük bir gerçek daha çıkmaktadır: Kilometrelerce aşağıdaki okyanusu gören, uçağın motorunun gürültüsünü duyan, uçak koltuğunun sertliğini hisseden beynin içindeki hücreler, sinirler olamaz.
Peki bu hisleri algılayan kimdir? Materyalistlerin asla cevap veremeyecekleri bu sorunun cevabı, Allah'ın yarattığı ruhtur. Tüm bu hisleri yaşayan ruhumuzdur.
Allah'ın yaratışındaki bu muhteşem sanatı, bu olağanüstü ilmi, sonsuz aklı, benzersiz yaratışı siz de mutlaka daha detaylı öğrenmeli ve bu yaratılış mucizesinden sonuç çıkarmalısınız.
Kendi nefisleri konusunda düşünmüyorlar mı? Allah, gökleri, yeri ve bu ikisi arasında olanları ancak hak ile ve belirlenmiş bir süre (ecel) olarak yaratmıştır. Gerçekten, insanlardan çoğu Rablerine kavuşmayı inkar ediyorlar. (Rum Suresi, 8)

MADDENİN DIŞARIDAKİ VARLIĞINA DUYULARIMIZLA ASLA ULAŞAMAYIZ
Televizyonda akşam haberlerini izlerken size televizyonun kaç metre uzağınızda olduğu sorulsa, muhtemelen birkaç metre dersiniz. Fakat doğru cevap bu değildir. Çünkü televizyon "birkaç metre" ileride değil, içinizde, beyninizdeki algı merkezinizdedir. Sizin gördüğünüz dışınızdaki televizyon değil, beyninizdeki görme merkezinizde oluşturulan televizyon görüntüsüdür. Dışarıdan, ışık yoluyla gelen mesaj, hücreleriniz tarafından elektrik sinyaline dönüştürülür ve beyninize giden bu elektrik sinyali bir görüntü olarak algılanır.
Şu bilimsel bir gerçektir ki, herkes kafatasının içinde beynine yerleştirilmiş küçücük bir odada yaşar aslında. Hiçbir insan, ne yaparsa yapsın kafatasının içindeki bu odadan dışarı asla çıkamaz. Beyninde gördüklerinin asıllarına asla ulaşamaz.

Bu bilimsel gerçek, Allah'ın yaratışındaki ihtişamı ve benzersizliği göstermesi açısından çok önemlidir. Allah, Hz. Adem'den itibaren, bugüne kadar yaşamış olan tüm insanların beyinlerinde ayrı ayrı hayatlarını yaratmış, milyarlarca insana ayrı ayrı rengarenk, ışıl ışıl, uzaklık hissi olan görüntüler göstermiş, kuş seslerini, en güzel besteleri, büyük bir şelalenin gürlemesini, gök gürültüsünü, arının vızıltısını dinletmiştir. Daha da çarpıcı olanı, Allah tüm algıları o kadar büyük bir uyum ve kusursuzlukla yaratmıştır ki, bu insanların büyük bir çoğunluğu aslında beyinlerinin içindeki görüntüyü seyrettiklerini, beyinlerinin içindeki sesi dinlediklerini farketmemişlerdir. Hep dışarıdaki varlıkları görüp, duyduklarını, onlarla konuştuklarını, onlara dokunduklarını sanmışlardır.

Bu önemli gerçeği unutmayın:

Maddenin aslına asla ulaşamayız. Biz ancak beynimizde gördüklerimizi yaşarız.

DARWINİST-MATERYALİSTLERİN CEVAPLAYAMADIKLARI ÖNEMLİ BİR SORU:

Beynin içinde, ışıl ışıl renkli bir dünyayı seyreden,  senfonileri, kuşların cıvıltılarını dinleyen, gülü koklayan kimdir?
İnsanın gözlerinden, kulaklarından, burnundan gelen uyarılar, elektrik sinyali olarak beyne gider. Peki beyinde, bu elektrik sinyallerini görüntü, ses, koku ve his olarak algılayan kimdir? Beynin içinde göze, kulağa, burna ihtiyaç duymadan tüm bunları algılayan bir şuur bulunmaktadır. Bu şuur kime aittir?
Herşeyin maddeden ibaret olduğunu zanneden Darwinist-materyalistler bu sorulara hiçbir cevap verememektedirler.

Sakın unutmayın Darwinist-materyalist ideolojinin temel iddialarını çökertmek sizin de elinizde.

21. yüzyıl bu gerçeklerin tüm dünyada anlaşılarak kabul edildiği bir yüzyıl olacaktır. Türk milleti aklı, anlayışı ve vicdanı ile bu gerçekleri ilk anlayan ve ilk anlatan millettir.


HER İNSAN, TÜM HAYATINI BEYNİNDEKİ KÜÇÜK MEKANDA YAŞAR
Herkesin bildiği bir gerçek vardır: Görüntü, ses, koku, tat, dokunma duyusu beyinde hissedilen duyulardır. Yani dış dünyamızı aslında iç dünyamızda yaşarız. Bütün hayatımız, beynimizin içindeki küçük bir mekanda geçer. Dışarıyı, beynimizdeki televizyondan seyrederiz. Dışarıdan gelen elektrik sinyallerini beynimizdeki algı merkezinde koklarız. Dışarıdan gelen elektrik sinyallerini yine beynimizde sertlik olarak algılarız. Dışarıdan gelen elektrik sinyalleri beynimizdeki hoparlörde sese dönüşür. Tüm bunları beynimizin içindeki birkaç santimetreküplük odamızda yaşarız ve hayatımız boyunca o odanın dışına asla çıkamayız. Her insan, kıtalar arası yolculuk yapan bir gezgin, ilk olarak aya ayak basan bir astronot, hayatı boyunca köyünden ayrılmamış bir çiftçi de olsa, beynindeki küçük odasının dışında bir yere kıpırdayamaz. Okyanusları, ormanları, gökyüzünü, ayı, güneşi, çiçekleri, meyvaları bu beynimizdeki küçücük odada görür, orada koklar ve seslerini orada dinleriz. Dışarıdaki asıllarına hiçbir zaman ulaşamadan. Beynin içinde tüm bu hisleri algılayan bir şuur vardır. Ancak elbette bu şuur beyni oluşturan sinirler, yağ tabakası, sinir hücrelerine ait değildir. Bu şuur, Allah'ın yarattığı ruhtur.

Bu açık ve ilmi gerçeği okuyan her insanın, beynin içindeki birkaç santimetreküplük, kapkaranlık mekana tüm kainatı üç boyutlu, renkli, gölgeli ve ışıklı olarak sığdıran Yüce Allah'ı düşünüp, O'ndan korkup, O'na sığınması gerekir.

DÜNYA HAYATININ GERÇEĞİ, ALLAH'IN BEYNİMİZDE İZLETTİĞİ KADERİMİZDİR

Bir insanın hayatının tamamı, beş duyusu aracılığıyla beyninde kendisine gösterilen algılardan oluşur. Örneğin işine gitmek için yolda yürüyen bir insan aslında beyninin içindeki yolda yürür. Ayakları, yolun üzerindeki engebeler, yokuş aşağı giden yol, ayakkabısının ayağına verdiği rahatsızlık, kaldırımın yüksekliği, yürürken esen rüzgar, yanından geçen arabaların tamamı beyinde görülür ve hissedilir.
Yolda yürürken esen rüzgarın etkisiyle gözüne toz kaçan bir insan, rahatsız olan gözünü hafifçe kaşıdığında bu gerçeği hissedecektir. Gözünü kaşımasıyla tüm yol görüntüsü, ağaçlar ve arabalar aşağı yukarı gidip gelecektir. Bu, televizyondaki bir görüntünün kayması gibidir. Televizyondaki sistem beyinde de vardır ve insan beynindeki televizyon ekranını seyreden bir insanla aslında aynı konumdadır. Nasıl ki televizyonda ne yayınlanırsa insan onu seyreder, gerçekte de insan kendisine duyuları aracılığıyla gösterilenleri beyninde seyreder.O halde beynin içinde bu görüntüleri gören, soğuk rüzgarı hisseden kimdir? Allah bize bu hisleri algılayan varlığın RUH olduğunu bildirmiştir. Bizim "hayatımız" dediğimiz şey, aslında kaderimizde yazılı olanın, ruhumuza Allah tarafından yaşattırılmasıdır.


BEYNİNİN İÇİNDE OLUŞAN EV GÖRÜNTÜSÜNÜ SEYREDEN KİM?

Darwinist materyalistleri en çok tedirgin eden soru; "Beynin içinde oluşan üç boyutlu, ışıl ışıl, mükemmel görüntüyü GÖREN KİM?" sorusudur.
Bilindiği gibi, gördüğümüz herşey, beynimize ulaşan elektrik sinyallerinin oluşturduğu bir görüntüdür. Gözden gelen uyarılar, beynin görme merkezine ulaşır ve beyin bu küçücük noktada üç boyutlu, rengarenk, derinlik algısının kusursuz olduğu bir görüntü oluşturur.  Biyoloji, fizyoloji veya biyokimya kitaplarında bu görüntünün beyinde nasıl oluştuğuna dair birçok detay okursunuz. Ancak, bu konu hakkındaki en önemli gerçeğe hiçbir yerde rastlayamazsınız: Görüntü beyinde oluşur, peki beyinde oluşan görüntüyü kim seyreder? Seyircisi olmayan bir görüntü işe yaramaz. O halde bu seyirci vücudun neresindedir? Beyinde, bu görüntüyü seyreden bir varlığa bugüne kadar rastlanmamıştır. 

Beyindeki görüntüyü izleyen etten kemikten oluşan bir varlık değildir. Bu varlık, insanın şuuru, yani ruhudur. Darwinist materyalistler ruhun varlığını kabul etmemek için bu sorudan hep kaçarlar. Konu açıldığında ise panik olarak, anlatan kişiyi susturmaya çalışırlar. Bunu, bir Darwinist-materyaliste bu soruyu sorarak deneyebilirsiniz.

HİÇ DÜŞÜNDÜNÜZ MÜ?
Televizyonda akşam haberlerini izlerken; size televizyonun kaç metre  uzağınızda olduğu; sorulsa, muhtemelen birkaç metre ileride dersiniz. Fakat; doğru cevap bu değildir. Çünkü televizyon birkaç metre ilerinizde değil, içinizde, beyninizdeki algı merkezlerinde yaratılan bir görüntüdür. Ama sesin geliş yönü ve üç boyutlu, derinlikli görüntünün toplamı size televizyonun oturduğunuz yerden birkaç metre uzakta olduğunu düşündürür. Bu hissiniz öylesine güçlüdür ki, aksini ispat  ve ikna için şu an olduğu gibi- bir hayli açıklama yapmak gerekir. Oysa burada bahsettiğimiz konu bir felsefe veya bir düşünce sistemi değildir. "Maddesel dünya" dünya dediğimiz şeyin, beynimizdeki algı merkezlerinde yaratıldığı bugün bilimin de ispatladığı kesin bir gerçektir.Karşınızda olduğunu düşündüğünüz televizyon, yanınızda çalan müzik seti, alarmını duyduğunuz araba, kokusunu hissettiğiniz güller, görmekten zevk aldığınız dostlarınız, tadını çok sevdiğiniz dondurma, kısacası tüm maddeler beyninizde oluşan hayallerdir.


ALLAH BİLMEKSİZİN BİR YAPRAK DAHİ DÜŞMEZ
Şu anda bu yazıyı okumakta olduğunuzu; Bir dakika sonra ne yapacağınızı; Aklınızdan geçirdiğiniz şeylerin ne olduğunu; Hayatınız boyunca yapacağınız her türlü işi; Sadece kendinizin şahit olduğunu sandığınız herşeyi; Allah bilmektedir...

Toplumun  bazı kesimlerinde, çarpık bir kader anlayışı hakimdir. Bu çarpık kader anlayışında, Allah'ın insanlara bir "alınyazısı" belirlediği, ama o insanların kimi zaman bunu değiştirdikleri gibi batıl bir inanış vardır. Örneğin ölümden dönen bir hasta için "kaderini yendi" gibi çok yanlış ifadeler kullanılır.  Oysa kimse kaderini değiştiremez. Ölümden dönen kişi, kaderinde ölümden dönmesi yazılı olduğu için ölmemiştir. "Kaderimi yendim" diyerek kendilerini aldatanların bu cümleyi söylemeleri yine kaderlerindedir.

Şahit olduğumuz ya da olmadığımız her türlü olay, Allah'ın bilgisi ve kontrolü altında gelişmektedir.

Kader Allah'ın ilmidir ve tüm zamanları aynı anda bilen ve tüm zamanlara ve mekanlara hakim olan Allah için, herşey kaderde yazılmış ve bitmiştir.
Gaybın anahtarları O'nun katındadır, O'ndan başka hiç kimse gaybı bilmez. Karada ve denizde olanların tümünü O bilir, O, bilmeksizin bir yaprak dahi düşmez; Yerin karanlıklarındaki bir tane, yaş ve kuru dışta olmamak üzere hepsi (ve herşey) apaçık bir kitaptadır. (Enam Suresi, 59)
 
... Sen yücesin, bize öğrettiğinden
başka bizim hiçbir bilgimiz yok. Gerçekten Sen, herşeyi bilen,
hüküm ve hikmet sahibi olansın.
(Bakara Suresi, 32)
 
Comments (0)

CANLILARDAKİ İMAN DELİLLERİ
by Adnan Oktar in

AKIL VE VİCDAN SAHİBİ İNSANLAR, HAYVANLARI DEĞİL, KURAN'DA BAHSEDİLEN AHLAKI ÖRNEK ALIRLAR


Yavrularını ağzında taşıyan timsahlar, yavrularına yuva yapmak için günlerce çalı çırpı toplayan, sürüsünü tehlikeden korumak için çığlık atarak veya yaralı taklidi yaparak düşmanın dikkatini üzerine çeken kuşlar, kendilerini düşmanları ile genç zebraların arasına atarak ölümü göze alan zebralar, aylarca yumurtalarını ve yeni doğan yavrularını hiç kıpırdamadan, kar fırtınalarının altında, bir kez dahi yemek yemeden ayaklarının arasında taşıyan penguenler... Bu davranışların birçoğunda, insanın hayret ve şaşkınlıkla karşıladığı fedakarlık örnekleri vardır. Ancak hayvanlar akıl, vicdan, bilinç gibi özelliklerden yoksundur. Onlar bunları Allah'ın ilhamı ile yaparlar.
Akıl, vicdan ve şuur sahibi insanlar, fedakarlığı, merhameti, ince düşünceyi ve diğer güzel ahlak özelliklerini hayvanlardan örnek almazlar. İnsanlar için tek rehber ve tek örnek Kuran ve Allah'ın elçileridir.
Darwinistler ise, kendilerini hayvanlarla özdeşleştirdikleri için, hayvanların kavga, mücadele, acımasızlık gibi davranışlarını örnek alırlar. Hayvanlar gibi çatışmanın, savaşmanın, acımasız olmanın insanın doğal yapısı olduğuna inanırlar. Bir insanın, kendini hayvanlarla bir tutması, onlar gibi yaşayabileceğine, onlar için geçerli olan kuralların kendi için de geçerli olduğuna inanması büyük akılsızlıktır. Böyle bir inanç, dünyayı en vahşi ormanlardan daha tehlikeli ve acımasız bir hale getirir.
Yüksek ahlak sahibi Türk milleti, hiçbir zaman Darwinizm'in bu safsatalarına inanmadığı, kendisine her zaman Kuran'ı ve peygamberleri örnek aldığı için Darwinizm'in ağır tahribatını yaşamamıştır. Tüm dünya insanlarına güzel bir örnek teşkil etmektedir.
"Taneyi ve çekirdeği yaratan şüphesiz Allah'tır" (Enam Suresi, 95)
Hindistan cevizi palmiyesi tohumlarını suyla taşıyan bitkilerdendir. Bu bitkinin tohumları suya karşı çok dayanıklı olacak şekilde yaratılmışlardır. Bu tohumlar suda yaptıkları 80 günlük uzun yolculuktan sonra karaya ulaştıklarını "anladıklarında" çimlenmeye başlarlar. Bu, son derece özel bir durumdur. Çünkü bilindiği gibi bitki tohumları suyla temas ettikleri anda çimlenmeye başlarlar. Ancak hindistan cevizi palmiyesi bu konuda ayrıcalıklıdır. Eğer palmiye tohumları da diğerleri gibi suyla temas eder etmez hemen çimlenmeye başlasalardı soyları çoktan tükenmiş olurdu. Oysa bu tohumların çimlenmelerindeki hassas ölçüler sebebiyle bitki asırlardır neslini devam ettirmiştir.
Tohumların, kabuklarındaki suya dayanıklı yapıları, içlerindeki besinlerin miktarı, karaya ulaşma vakitleri gibi özelliklerindeki hesaplamalar hiç kuşkusuz ki kendi zeka ve kabiliyetleriyle gerçekleşmiş değildir.
Tüm bu hassas ölçüler, tohumları yaratan, onların ihtiyaçlarını bilen, sonsuz akıl ve ilim sahibi Allah tarafından kusursuzca ayarlanmıştır. Kuran'da bu kusursuz denge şöyle bildirilir:
"Yere (gelince) onu döşeyip yaydık, onda sarsılmaz dağlar bıraktık ve onda herşeyden ölçüsü belirlenmiş ürünler bitirdik." (Hicr Suresi, 19)

EVRİMCİLERİN MANTIK HEZİMETİNİ GÖSTEREN BİR OLAY: AĞAÇLARDAKİ MÜHENDİSLİK HARİKASI
Bilindiği gibi, ağaçlar ihtiyaçları olan suyu kökleri aracılığı ile topraktan alırlar. Peki, metrelerce uzunluktaki ağaçların en uç dallarındaki yapraklara kadar suyun nasıl ulaştığını, o yüksekliğe hiçbir pompa veya hidrofor sistemi olmadan nasıl çıktığını hiç düşünmüş müydünüz?

Su ağaca ince köklerden ve kökteki tüycüklerden girerek odunsu dokudan yukarıya doğru çıkar ve yapraklarda bulunan gözeneklerden buharlaşır. Eğer kuru hava ağaçtan suyu çok büyük bir kuvvetle dışarıya çekerse, bu su taşıma sistemi aniden bozulabilir. Bu tür bir felakete engel olmak için ağaç, şuurlu bir hareketle gözeneklerini kapatır.
Bunun için ağaçta çok detaylı bir sistem bulunmaktadır. Ağacın köklerinden gövdeye ve dallara doğru uzanan, "odunsu doku" olarak adlandırılan ince borulardan oluşan bir sistem suyu taşır. Ancak, suyun, ağaç içine yerleştirilen bu su borularından bir şekilde< yukarıya doğru çekilmesi gerekmektedir. Bu ise, fizik kurallarının kusursuz uyumu ile gerçekleşir.
Her yaprakta karbondioksitin girip suyun buharlaştığı küçük gözenekler bulunur. Su molekülleri yapıları gereği birbirlerine yapışmaya eğilimlidir ve su yapraktan buharlaşırken, yapraktaki su altta kalan suyu "çeker" ve bu şekilde topraktan ağacın dallarına kadar uzanan bir "yukarıya doğru çekme hareketi" oluşur. Su yaprağa ve sonra havaya hareket ettikçe, odunsu dokuda bir gerilim meydana gelerek köklerden daha fazla su çekilir.
Tek bir gözenek, ağacın içinde bulunan suya sadece çok az bir çekme kuvveti uygulayabilse de, ağacın tüm yaprakları üzerinde bulunan çok sayıda gözenek, büyük bir ağaçta bir gün içinde 400 litreden fazla su çekebilecek bir güç oluşturabilir. Bu tasarımın en muhteşem özelliklerinden biri, ağacın bu hidrolik taşıma sisteminin çalışması için bir çaba harcamamasıdır; bu görevi, güneş enerjisi ile harekete geçerek buharlaşma yerine getirir. Fakat bu mühendislik harikasında bir risk de bulunmaktadır. Daha kuru olan hava, suyu ağaçtan daha güçlü bir biçimde dışarı çeker. Buharlaşma suyu yukarıya doğru çekerken, su moleküllerinin birbirlerini çekmeleri nedeniyle biraz direnç meydana gelir ve su lastik bir bant gibi esner. Bunun sonucunda su kolonunda bir boşluk oluşur ve bir hava kabarcığı şeklini alır. Hava kabarcığının oluşturduğu boşluk giderilmeden, ağaç köklerinden yukarıya su çekilemez.
Ancak, ağaçlar su kolonlarının bu tür hareket etmesini önleyecek bir uyuma sahiptirler. Suyun gözenekleri terk ederken oluşturduğu gerilim belirli bir seviyeyi aşarsa, bazı yaprakların üzerinde bulunan delikler hemen kapanırlar ve buharlaşmanın çekim etkisini azaltırlar. Böylece hava kabarcığı oluşmasını engellerler ve ağacın dallarının ve yapraklarının susuz kalması ve ağacın ölmesinin önüne geçerler.
Görüldüğü gibi, her gün defalarca önlerinden geçip gittiğimiz ağaçlarda böylesine kusursuz bir sistem yer almaktadır. Dahası, bu, ağaçların sahip olduğu kusursuz tasarımın sadece küçük bir parçasıdır. Sadece suyun ağacın her noktasına ulaşması için, fizik kuralları ve mühendislik bilgisi bir arada kullanılmış ve kusursuz bir denge ve tasarım oluşmuştur.
Darwinistler, tüm bu kusursuzluğun tesadüfen geliştiğini iddia ederler. Yani tesadüfler su moleküllerinin birbirini çekmesi, buharlaşma, gerilim vs gibi fizik kurallarını kullanarak, bir mühendis gibi düşünmüşler ve ağaçların içine su borularını döşemeyi dahi unutmayarak, böyle bir harika meydana getirmişlerdir.
Darwinistler, inanılmaz olaylara "bilimsel gerçeklermiş" gibi inanırlar. Darwinistler'in mantık hezimeti, içinde bulunduğumuz yıllarda tüm açıklığı ile ortaya çıkmıştır.

SONBAHAR GELİNCE YAPRAKLARI DÖKEN BİLİNÇLİ HÜCRELER
Sonbahar yaklaşıp günler kısalmaya başladığında, yaprak hücreleri sonbaharın gelmek üzere olduğunu anlar. Bunun üzerine ilk olarak yaprağın büyüme hormonu, üreme oranını düşürmeye başlar. Daha sonra, yaprak sapının dala bağlandığı noktada yeni hücreler ürer. Ve bu hücreler, sanki biri kendilerine ne yapmaları gerektiğini bildirmiş gibi bu bağlantı noktasının üzerinde mantardan bir yatak oluştururlar. Bu noktaya "Apsis noktası" denir. Bu mantardan yatak, yaprağın dala olan bağlantısını oldukça zayıflatır.
Tam bu sırada, yaprak hücreleri bu sefer "etilen" olarak bilinen yeni bir hormon üretmeye başlarlar. Bu gaz biçimindeki hormon yaprağın dala bağlantısının zayıflatılması işlemini daha da hızlandırır. Ve artık yaprak en ufak bir esintide dahi daldan düşecek duruma gelir.
Ancak, yaprağın düşmesi ile hücrelerin görevi tamamlanmış sayılmaz. Bu defa hücreler, apsis noktasında, yaprağın kopmasından meydana gelen yaranın üzerini hemen bir mantar tabakası ile kaplarlar ve böylece yarayı tedavi ederler.
İşte her sonbahar yerde gördüğünüz yapraklar, burada kısaca anlatılan birçok biyokimyasal olay neticesinde dökülürler.
Belki bugüne kadar varlığını hiç düşünmediğiniz bu ağaç hücreleri, ard arda gerçekleştirdikleri olaylarla adeta akıl ve bilinç gösterisi yapmaktadırlar. Bir düşünün:
• ağaç hücreleri, sonbaharın gelmek üzere olduğunu nasıl anlayabilmektedir?
• sonbaharın yaklaştığını anladığında hangi irade, akıl ve bilinçle yaprakları üzerinden atmak için hazırlık yapmaya başlamaktadır?
• bu hücreler, büyüme hormonu, mantar, etilen gibi kompleks kimyasal maddeleri üretmeyi, bunların formüllerini, etkilerini, faydalarını nereden bilmektedirler?
• aynı hücreler, ağacın yarası olduğunu nasıl farkedip, bu yaranın mantarla tedavi olacağını nasıl bilmektedirler?
• bunların dışında bu hücreler, aynı hormonları neden yazın veya ilkbaharda değil de, sadece sonbaharda üretmektedirler? Onlara bu emri veren, bu yolu gösteren kimdir?
Bilinç, akıl ve bilgi sahibi olmayan atomların birleşip, bu kadar kapsamlı ve organize bir olayı, yüz milyonlarca yıldır, dünyanın her köşesinde, trilyonlarca ağaçta, hiçbir zaman aksatmadan ve şaşırmadan sürdürmeleri kesinlikle imkansızdır.

Tüm bu ağaç hücrelerine yaptıkları işleri ilham eden, onlara emriyle istediklerini yaptırtan elbetteki sonsuz kudret, akıl ve bilgi sahibi olan Rabbimiz Allah'tır. Çünkü; "O, bilmeksizin bir yaprak dahi düşmez..." (Enam Suresi, 59)

TABİATA DOĞRU GÖZLE BAKIN
Evrim teorisi, tarih boyunca insanlığa karşı söylenen en büyük yalanlardan biridir. Nice insan, kendilerine "bilim adamı" süsü veren evrimciler tarafından, şuursuz doğanın kendiliğinden harika bir düzen oluşturabileceğine inandırılmıştır.
Oysa başta biyoloji olmak üzere gelişen bilimlerin hepsi bugün bu konuda ortak bir gerçeği göstermektedir: Yeryüzündeki tek bir canlı bile şuursuz tesadüflerin eseri olamaz. Şuursuz tesadüfler, değil bir canlı, tek bir protein bile oluşturamazlar. Canlılığın en küçük birimini bile oluşturmaktan aciz olan rastlantılar nasıl olup da bir ağacı, o ağacın dallarında yetişen lezzetli elmayı, o elmayı ustaca koparan eli, ısıran dişleri, öğüten mideyi, elmadan vücuda en gerekli maddeleri emen bağırsakları ve bunların hepsini vücuda dağıtan damarları ve kanı yaratabilir? Rastlantıların zamanla böyle harika sistemler oluşturabileceğini iddia etmenin, koskoca bir şehrin çölün ortasında caddeleri, binaları, su, elektrik ve diğer tüm sistemleriyle birlikte hem de kendi kendini yenil

BİTKİLER SİZDEN DAHA MI BİLİNÇLİ?
Bir insanın önüne bir avuç mineral ve vitamin karışık olarak konulsa, bunların içinden işine yarayanları seçmesi istense ne kadar başarılı olabilir? Ancak bir insanın başarılı olamadığı bu alanda, bitkiler mükemmel bir başarıya sahiptirler.
Toprağın içinde yüzlerce mineral bulunur. Bitkiler bu çok sayıdaki mineral içinden sadece ihtiyaçları olan 13 tanesini seçip alırlar. Bu seçim, bitkilerde basınç sisteminin tersine işleyen pompalar tarafından yapılır. Bu pompalar yalnızca mineralleri bitki içinde dağıtmakla kalmaz, aynı zamanda bitki için gerekli
olan maddeleri de tespit eder ve topraktan çekerek bitki içinde dağıtırlar.
Peki bu şuuru bitki hücrelerine veren nedir?

Yeryüzündeki bütün canlılar için önemli olan bitkileri ortaya çıkaran ve onlara sahip oldukları özellikleri veren Allah'tır. Allah üstün güç sahibi olan, kusursuzca yaratandır.

Bitkilerin bu özelliği yeryüzündeki milyonlarca, milyarlarca iman hakikatinden biridir. İman hakikatleri imanlı bir Müslümanın derinliğini arttırır. Ayrıca bu gibi bilgiler bir başka insana anlatıldığında çoğu
kere hidayetine sebep olur. Bir kişinin imanına vesile olmak da önemli bir ibadettir.

BALIKLARDAKİ BENZERSİZ DUYU SİSTEMİ
Yüzlerce kişilik omuz omuza bir kalabalık içinde olduğunuzu düşünün. Herkesin sürekli bir biçimde bir sağa bir sola olmak üzere rastgele hareket etmesi istense, üstelik karanlıkta. Hiç kimseye çarpmadan kalabalığa uymanız mümkün olabilir mi? Şüphesiz hayır!
Bizim için imkansız olan bu hareket balıklar için çok kolaydır. Çünkü balıklar "yanal çizgi" olarak adlandırılan mükemmel bir duyu sistemi ile yaratılmışlardır. Bu sistem, vücudun her iki yanında boyuna uzanan noktalar veya kesik çizgiler halindedir. Sistemin duyu hücreleri, deri altında bir kanal içerisinde yer alır. Dış ortamda olabilecek en küçük bir basınç değişimi, su dalgalanması, akıntı şiddeti ve yönü bu organlarla saptanır.
Balıklar bu duyularının aracılığı ile titreşimleri yarı hissedebilir ve yarı duyabilirler. Yemlerinin yerini veya düşmanlarının konumunu belirleyebilirler, en bulanık su akıntılarının içerisinde yönlerini bulabilirler. Ayrıca, sudaki en ufak ısı ve basınç değişimlerini de fark edebilirler. Yanal çizgi özellikle yakındaki düşük frekanslı titreşimlere duyarlıdır mesela kıyıdaki adımlara veya suyun yüzeyine düşen bir cisme... Kıyıda konuşabilir, şarkı söyleyebilir veya radyo dahi çalabilirsiniz ancak balıklar bunlardan ürkmeyeceklerdir. Ancak suyla bağlantısı olan bir şeyi hareket ettirirseniz, örneğin iskeleyi sarsarsanız, ya da suya taş atarsanız tüm balıklar ortadan kaybolacaklardır.
Balığın bu duyu organı oldukça kompleks bir yapıdadır. Evrim teorisinin iddia ettiği gibi balığın böyle bir mekanizmaya ihtiyaç duyup, kendi iradesiyle böyle bir yapı ortaya çıkarması imkansızdır. Böyle kusursuz bir duyu sisteminin rastgele tesadüflerle, zaman içinde aşama aşama oluşması ise mümkün değildir. Dolayısıyla bu sistemin tek bir defada kusursuz bir biçimde Allah tarafından yaratılmış olduğu açıktır.

"DÖRT GÖZLÜ" BALIĞIN MUHTEŞEM OPTİK TASARIMI
Anableps adını taşıyan ve "dört gözlü" olarak tanınan bir balık türü, suyun hem içinde hem de dışında son derece iyi görebilir. Dört gözlü balığın gerçekte her birinde ikişer mercek bulunan iki gözü vardır. Balık hemen hemen su seviyesinde yol alırken, yüzeyin üzerinde kalan göz bebekleri ile havayı taramakta, yüzeyin altında kalan alt göz bebekleri ile de su dünyasını incelemektedir. Balığın her bir gözü iki ayrı odaklama sistemine sahiptir. Her odaklama sistemine ait mercek de bulunduğu ortama özel bir kırılma açısına sahiptir.
Balığın suyun ve havanın fiziksel özelliklerine göre bir optik sistem tasarlayıp her ikisini tek bir göze monte etmesi mümkün değildir. Evrim teorisi henüz tek bir gözün ortaya çıkışını açıklayamazken "dört gözlü balığın" kökenine dair hiçbir açıklama getiremeyeceği ortadadır. Dört gözlü balığın kökenine ilişkin söylenebilecek tek şey vardır o da; "herşeye gücü yeten ve bütün canlıları yaratan" Allah tarafından harikulade bir sistemle, kusursuzca yaratılmış olduğudur.

ALLAH ÖRNEKSİZ YARATANDIR
Denizaltılarda bulunan dalış tankları suyla dolunca gemi sudan daha ağır hale gelir ve dibe dalar. Eğer tanktaki su, basınçlı hava ile boşaltılırsa, denizaltı tekrar su yüzüne çıkar.
Nautilus adı verilen bir deniz hayvanı da aynı yöntemi kullanır. Nautilusun vücudunda 19 cm. çapında salyangoz kabuğu biçiminde spiral bir organ vardır. Bu organda birbiriyle bağlantılı 28 tane "dalış hücresi" bulunur. Peki ama, nautilus suyu boşaltmak için gerekli basınçlı havayı nereden bulur?
Nautilusun vücudunda biyokimyasal yolla özel bir gaz üretilir ve bu gaz kan dolaşımı ile hücrelere aktarılarak hücrelerden suyun çıkması sağlanır. Bu şekilde nautilus avlanırken ya da düşmanlarından kaçmak için daha derine inebilir veya yüzeye çıkabilir.
Bir denizaltı sadece 400 metre dibe dalabilirken, nautilus için 4000 metre derinliğe dalmak son derece kolaydır. Bu derinlikte nautilusun üzerindeki suyun etkisi, hayvanın her cm2'sine 400 kilodan fazla ağırlığın etkimesiyle eşdeğerdir.
Şüphesiz nautilusun gaz üretecek bir kimyasal tepkimeyi bilmesi, bu tepkimeyi gerçekleştirecek yapıyı kurması ya da üzerindeki tonlarca yüke dayanacak bir kabuk tasarımı yapması asla mümkün değildir. Böylesine üstün bir tasarım ancak herşeyi örnek almaksızın, kusursuzca yaratan Allah'ın eseridir.

BİR KERTENKELE ATOM MÜHENDİSİ OLABİLİR Mİ?
Geko bir kertenkele türüdür. Bu sürüngen bir tek parmağı ile bir yüzeye asılı kalabilir veya camdan bir tavanda başaşağı yürüyebilir.
Gekonun parmak uçları "setae" adı verilen özel bir doku ile kaplıdır. Bu dokuda kıl benzeri uzantılar yer alır ve bu uzantıların uçları da yüzlerce mikroskobik uca ayrılmaktadır. Her bir ucun kalınlığı milimetrenin beş binde biri kadardır. Gekonun ayağındaki milyonlarca mikroskobik uç, değdikleri yüzeydeki atomların çekim kuvvetini kullanarak o yüzeye bir tutkal gibi yapışır. Bu durum kuantum fiziğinde Van Der Waals kuvveti olarak adlandırılmaktadır.
Milyonlarca yıldır var olan bir sürüngenin ancak son yüzyılda keşfedilen atomu ve onun çekim gücünü bilmesi, kendisini onu kullanabilecek sistemler ile donatması imkansızdır. Hiç şüphesiz atomu ve onun özelliklerini kullanan bu hayvanı kusursuz olarak yaratan Allah'tır.

ÖRÜMCEK VE DAHİYANE "AĞ GERME TEKNİĞİ"
Aralarında 2 metre mesafe olan iki duvar arasına 2,5 metre uzunluğundaki bir ipi gergin olarak tutturmanız gerekse ne yapardınız?
Bir tür bahçe örümceği benzer (hatta daha karmaşık) bir problemi şöyle çözmektedir:
Bahçe örümceği bazen ağlarını aralarındaki açıklığın çok fazla olduğu iki dal veya kiriş arasında kurar. Böyle ağlar oldukça büyük olduğundan av yakalama kapasiteleri de büyüktür. Ne var ki ağın büyük olması zamanla gerginliğinin, dolayısıyla da av yakalamadaki başarının, azalmasına neden olur.
Örümcek, bu durumda ağı yenilemek yerine son derece şaşırtıcı bir iş yapar:
Ağın merkezine gelerek buradan yere kadar uzanan bir iplikçik salgılar. İplikçiğin yerdeki ucuna minik bir taş tutturur. Ağa geri döner ve iplikçiği çekerek taşın yerden yukarı kalkmasını sağlar. Örümcek, taş havada iken bağlı olduğu iplikçiği, ağın ortasına yeniden sıkıca tutturur. Ağ, ortasından sarkan bu ağırlığın kendisini merkezden aşağı doğru çekmesi nedeniyle gerilir.
Peki örümcek böyle üstün bir tekniği nereden bilmekte ve nasıl başarıyla kullanabilmektedir? Üstelik milyonlarca yıldır aynı cins her örümcek, aynı teknikle ağlarını örmektedir. Örümceğin böyle bir tekniği kullanabilmesi için, bunu kendisine ilham eden bir "irade sahibine" ihtiyacı vardır. Bu irade örümceğin kendisine ait değildir. Bu iradenin sahibi; herşeyin sahibi olan, herşeye gücü yeten, bütün canlıları yönlendiren, yapmaları gereken işleri onlara ilham eden Allah'a aittir.

SUYUN ALTINDA DA AĞ ÖREN YETENEKLİ VE BİLİNÇLİ ÖRÜMCEKLER
Yaşamının büyük bir bölümünü suyun altında geçiren bir örümcek türü, tüm diğer örümcekler gibi, kendine ipekten bir ağ örer. Bunu yaparken de, bir seri akılcı ve bilinçli tavırlar gösterir.
• Sualtı bitkilerini destek olarak kullanan su örümceği, önce iki uygun nokta arasına kendi üretimi olan ipekten bir köprü hattı çeker ve yavaş yavaş çan şeklinde bir ağ oluşturur.
• Bu arada hava alabilmek için düzenli olarak suyun yüzüne çıkar. Sırtındaki uzun tüyler ise solunum için gereken havayı tabaka halinde tutarlar.
• Ağ örülüp tamamlandığında, örümcek, sırtındaki tüyler arasında kalan bu havayı çanı doldurmakta kullanır. Sonunda da havayla dolu olan bu sualtı çadırının içine yerleşir.
Avucunuzun içi kadar küçük bir canlı;
• Nasıl olur da, kendisine verilen özellikleri en uygun şekilde kullanmayı bilebilir? Örneğin karnından çıkan iple ağ örmesi gerektiğini, tüylerine dolan havayla bu ağı doldurması gerektiğini ona bildiren, gösteren nedir?
• Dünyanın her yerinde, ilk var olduğundan beri bu örümcek türü suyun altında çan şeklinde bir ağ örmekte, ağını örerken tamamen aynı yöntemleri kullanmaktadır. Hepsine birden aynı yöntemleri öğreten güç nedir?
Evrimciler, doğanın örümceği bunları yapacak şekilde programladığını iddia ederler. Oysa doğa taştan, topraktan oluşan, akıl ve şuurdan yoksun bir varlıktır. Aklın ve şuurun sahibi Allah'tır. Allah, kendi sonsuz ilminden örümceğe ilham etmektedir.

2 GRAMLIK GÜVEYİ TAKLİT EDEN 150 TONLUK SAVAŞ TEKNOLOJİSİ
Modern çağın ordularının kullandığı AWACS uçakları saldırı anını ve yönünü önceden bilecek şekilde tasarlanmıştır. AWACS'lar yüz milyonlarca dolar harcanarak kurulan tesislerde, yüzlerce bilimadamı ve mühendisin çalışmasının ürünüdür. Bu uçaklar, üzerlerindeki dev radarı ve karmaşık bilgisayar sistemlerini< kullanarak kendilerinden çok uzaklardaki düşmanın faaliyetlerini gözetleyebilir.
Doğadaki bir canlı ise, tüm yaşamı boyunca AWACS ile kıyaslanabilecek üstün bir beceriyi ortaya koyar: Bazı güveler sineklerden farklı olarak tıpkı AWACS uçaklarındaki gibi, bir "erken uyarı" sistemi ile donatılmışlardır. Bu güveler kanatlarının altındaki kulakları sayesinde, düşmanları olan yarasanın yaydığı ses dalgalarını 100 m. uzaktan duyabilirler. Böylece düşmanlarının koordinatlarını ve kendilerini hedef alan bir saldırıya başlayıp başlamadıklarını belirleyebilirler.
Bir yanda 150 ton ağırlığında, kanat açıklığı 40 m. boyu ise 44 m.'yi bulan AWACS uçağı, diğer yanda birkaç gram ağırlığında kanat açıklığı 2,5 cm olan 2 cm. boyundaki güve. İkisi de aynı teknolojik özellikte. Üstelik AWACS'ın uçması için 9.5 ton uçak benzini gerekirken, güvenin bu iş için bir kaç miligram bitki özsuyu alması yeterli. AWACS'ın radarının ve bilgisayarlarının işlemesi için kilometrelerce kablo kullanılırken, güvenin mükemmel algılama sistemi için sadece iki kısa sinir lifi yeterli.
İnsanlığın yüzlerce yıllık bilimsel birikiminin, tonlarca ağırlıktaki uçaklara ancak sığdırabildiği erken uyarı sistemleri, birkaç gramlık güvenin kanatları altında kibrit ucu kadar bir alanda gerçekleştiriliyor.
İnsanların tüm imkanlarını seferber etmesine karşın, benzerini bile yapmakta zorlandığı böyle bir sistem, küçücük güvenin bedeninde Allah tarafından kusursuzca yaratılmıştır.

BİLDİĞİNİZ, BİLMEDİĞİNİZ BÜTÜN CANLILARI YARATAN YÜCE ALLAH'TIR
Polyphemus güvesinin erkekleri geniş, tüylü duyargalara sahiptir. Bu duyargalar bir dişi güvenin kokusunu birkaç kilometre uzaktan fark edebiledecek kadar hassastır. Hatta dişi saatte yalnızca 1 gramın milyarda biri kadar koku salgılasa bile erkek güveler bunu fark etmekte zorlanmazlar. Güvenin koku alma duyusunun bu kadar etkili olmasının bir nedeni, her bir duyarganın yaklaşık 17.000 tüycüğe sahip olmasıdır. Her bir tüycük de, binlerce koku alma gözeneğine sahiptir. İşte bu özel tasarım güvelerin koku alma duyarlılığını inanılmaz derecede artırır.
Güveler bu kusursuz algılama yeteneğini nasıl kazanmışlardır?

Küçücük bir güvenin bedeninde 17.000 tüycüklü ve her bir tüycükte binlerce gözenek olan bu yapı nasıl ortaya çıkmıştır?

Tesadüflerin bir böcekte böylesine gelişmiş koku algılayıcı bir sistem var etmesi imkansızdır. Düşünme yeteneği olan, akıl sahibi her insan böyle bir iddianın mantıksızlığını hemen anlayacaktır. Güveler Allah tarafından bu olağanüstü özelliklerle birlikte yaratılmışlardır.

KÖPEKBALIKLARININ HASSAS ALGILAYICILARI
Köpekbalıkları sudaki tüm titreşimleri, suyun ısısındaki değişimleri, tuzluluk oranını ve özellikle de hareket halindeki canlıların yol açtığı elektrik alanındaki küçük değişiklikleri bile hissedebilirler. Bunu, "Lorenzini ampulleri" olarak adlandırılan özel organları sayesinde gerçekleştirirler. Bu organlar, başın ve hayvanın yüzündeki sivri kısmın üstünde bulunan gözeneklere bağlıdırlar. Ve elektrik algılayıcısı (elektroreseptör) olarak son derece hassastırlar.
Yaralı bir balık suyun içinde çırpındığında camgöz köpekbalıklarının tüm duyuları alarma geçer. Balıktan yayılan sualtı sesleri (düşük frekanslı titreşimler) köpekbalıklarını çeker. Avlarına yaklaştıklarında Lorenzini ampulleri çok daha belirgin biçimde çalışmaya başlar. Öyle ki köpekbalıkları yaralı balığın kalp atışlarının ve kaslarındaki kasılmaların yol açtığı çok küçük elektrik akımlarını bile hissederler. Bu sayede avlarının yerini tam olarak saptarlar.
Elektriksel uyarıları algılayacak bir mekanizmanın kendiliğinden ortaya çıkamayacağı çok açıktır. Köpekbalıklarının son derece isabetli ölçümler yapmasını sağlayan bu vücut sistemi çok açık bir şekilde yaratılışı kanıtlar. Üstelik Lorenzini ampulleri köpekbalıklarının sahip oldukları özelliklerden yalnızca biridir. Köpekbalıkları< gerek solunum sistemleri, gerek yollarını bulmalarını sağlayan manyetik alıcıları, gerekse hızlı yüzme yetenekleri ile birer yaratılış mucizesidirler. Allah bütün canlıları olduğu gibi köpekbalıklarını da eksiksiz bir şekilde yaratmıştır.

YERYÜZÜNDEKİ HASSAS DENGELER
Yeryüzünde ısı dengesinin sağlanmasında rol alan canlılardan biri denizlerin derinliklerinde yaşayan minik alglerdir. Algler "dimetil sülfid" adlı gazı üretirler. Bu gaz atmosfere yükselerek, güneş ışığının etkisiyle küçük parçacıklara dönüşür. Bu parçacıklar havadaki nemi alır ve birer su damlası haline gelirler. Bu damlaların çoğalmasıyla da gökyüzünde beyaz bulutlar oluşur. Gökyüzünü beyaz bulutların kaplaması güneşten gelen ışınların çoğunluğunun yeryüzüne ulaşamadan uzaya geri yansıtılması demektir. Böylece yeryüzünde sıcaklık yavaş yavaş azalmaya başlar. Eğer algler bu gazın üretimini durdurmasalardı ne olurdu? Bulutlar oluşmaya devam eder ve yeryüzü sürekli ısı kaybederdi. Ancak böyle bir durum hiçbir zaman gerçekleşmez. Çünkü ısının düşmeye başlamasıyla birlikte alglerde daha az miktarda gaz üretmeye başlarlar. Böylece bulutların oluşumu da azalır ve güneş ışınlarının yeryüzüne geçişi kolaylaşır. Artık yeryüzünde ısı tekrar artmaya başlar.
Tüm bunlar denizlerin karanlıklarında yaşayan, bulutları hiç görmeyen, denizin dışında nasıl bir hayat olduğundan haberi dahi olmayan, şuursuz mikroskobik canlıların hesaplaması mümkün olmayan şeylerdir. Ancak algler yeryüzündeki ısı dengesinin sağlanmasında üstün bir kabiliyet gösterirler. Çünkü alglerde yeryüzündeki bütün canlılar gibi Allah'ın ilhamıyla hareket ederler.
Tüm bu dengeleri biz sağlamadığımıza, hatta sağlanması için en ufak bir çaba dahi göstermediğimize göre bir kez daha dikkatlice düşünmemiz gerekir. Düşünüp, bize bu nimeti hergün, her saat hatta yaşadığımız her an sağlayan sonsuz merhamet sahibi Allah'a gönülden şükretmemiz gerekir.
Resimde görülen ve denizlerin karanlıklarında yaşayan mikroskobik büyüklükteki bu algler, yeryüzündeki ısı dengesinin sağlanmasında çok büyük bir rol oynar.

GÖZLERİYLE DEĞİL DE KAFATASININ ALT KISMINDA BULUNAN SONARLA GÖRME İŞLEMİNİ YERİNE GETİREN YUNUSLAR, SAHİP OLDUKLARI BU KUSURSUZ CİHAZI NASIL ELDE ETTİLER?
Bir insan kendisinden 100 metre ilerideki herhangi bir nesneyi görmekte zorlanırken, yunuslar 3 km. ötede duran bir cismi görmekte hiç zorlanmazlar. Hem de bu görme işlemini gözleriyle değil, kafataslarının alt kısmında bulunan sonar sistemi vasıtasıyla yerine getirirler. Bu sonar o kadar kuvvetli ses dalgaları yayar ki, yunuslar etraflarında bulunan küçük büyük herşeyi bu sistem sayesinde algılayabilirler.
Sonarın gönderdiği sinyaller karşılaştıkları cisimlere çarptıktan sonra tekrar geri dönerek yunusun alt çenesine ulaşır ve buradan da "lipit" adı verilen bir çeşit yağ vasıtasıyla iç kulağa taşınır. Tam kıvamında ve uygun miktarda salgılanan bu yağ sayesinde iç kulağa ulaşan bilgiler beyne aktarılır ve algılama tamamlanmış olur.
Herşeyi benzersiz, kusursuz ve eksiksiz yaratan Allah, yunusları da en güzel şekilde yaratmış ve üstün bir teknolojiyle donatarak kendi sanatının yüceliğini ve kudretinin sınırsızlığını gözler önüne sermiştir.

ALLAH HER CANLIYI YAŞADIĞI ORTAMA UYGUN OLARAK YARATMIŞTIR
Dalgıçlar su yüzeyine hızlı çıkışlarda basınç farkından kaynaklanan vurgun tehlikesiyle karşılaşırlar. Vurgunun nedeni akciğere çekilmiş havanın ani bir biçimde kana karışarak damarların içinde hava kabarcıkları oluşturmasıdır. Bu kabarcıklar kan dolaşımındaki düzeni bozarak ölüm tehlikesi meydana getirir.
Yunuslar ise, insanlar gibi akciğerleriyle solumalarına karşın böyle bir problemle karşılaşmazlar. Bunun nedeni, derine dalarken insan gibi havayla dolu ciğerlerle değil, aksine boş ciğerlerle hareket etmeleridir. Ciğerleri havayla dolu olmadığı için de, basınç değişikliği vurguna sebebiyet vermez. Ancak, eğer yunus ciğerlerini havayla doldurmuyorsa, oksijensiz kalıp boğulmaktan nasıl kurtulmaktadır?
Bu sorunun cevabı, yunuslarının kaslarında bulunan yüksek orandaki "miyoglobin" proteininde gizlidir.
Miyoglobin proteinleri çok yüksek miktarda oksijen molekülünü kendi üzerlerine bağlarlar ve muhafaza ederler. Dolayısıyla yunus için gereken oksijen ciğerlerdeki havada değil, doğrudan kasların içinde saklanır. Bu mükemmel sistem yunusa dilediği kadar nefes almadan yüzme ve dilediği kadar derine dalma imkanı< verir.
İşte bu noktada evrim teorisinin cevaplayamadığı sorular ortaya çıkar.
• Yunuslar vurgun yememek için boş akciğerlerle dalmaları gerektiğini nereden bilirler?
• Boş ciğerlerle daldıklarından dolayı, boğulup ölmemek için kaslarında doğrudan oksijen depolamayı nasıl akletmişlerdir?
• Daha da önemlisi oksijenin kaslarında tutulmasını sağlayan "miyoglobin" proteinini vücutlarına nasıl yerleştirmişlerdir?
Şüphesiz ki bu kadar kompleks ve mükemmel sistemler, evrimcilerin iddia ettiği gibi tesadüfler sonucu oluşamazlar, yunuslar tüm bunları gerçekleştirecek bir akla ve iradeye de sahip değildirler.
Yunuslara özel olan bu biyokimyasal düzen elbette ki bilinçli bir tasarımın apaçık delilidir. Allah, her canlı gibi yunusları da içinde bulundukları şartlara en uygun vücut yapılarıyla yaratmıştır.

GÖÇMEN KUŞLARIN KİLOMETRE HESABI YAPTIKLARINI VE BU HESABA GÖRE YAKIT TASARRUFU UYGULADIKLARINI BİLİYOR MUYDUNUZ?
Göçmen kuşların uçuşa başlamadan önce yolculuklarını tamamlamalarını sağlayacak kadar enerjiyi vücutlarında depolamaları şarttır. Örneğin, altın yağmur kuşu kışı geçirmek için her yıl Alaska'dan Hawaii'ye göç eder. Rotası üzerinde hiç ada bulunmaz. Dolayısıyla kuşun bu uzun yolculuğu sırasında hiçbir dinlenme imkanı yoktur. Varış noktası ise başlangıç noktasından 4000 km uzaktadır. Bu mesafe kuşun aralıksız olarak yaklaşık 250 bin kanat çırpışını gerektirir. Yolculuğun tümü 88 saatten fazla sürer.
Altın yağmur kuşunun yolculuğa başlarken ağırlığı 200 gramdır. Bunun 70 gramı, yolda yakıt olarak kullanılacak yağlardan oluşur. Ancak kuş bilimciler, altın yağmur kuşunun bir saat uçmak için harcadığı enerjiyi tespit etmiş ve kuşun 88 saatlik uçuş için en az 82 gram yakıt harcayacağı sonucuna varmışlardır. Yani kuşun bu durumda 12 gramlık bir açığı vardır ve hesaplara göre Hawai'ye varmadan yüzlerce kilometre önce enerjisinin bitmesi ve denize düşmesi gerekmektedir.
Ama bilim adamlarının bu hesabına rağmen altın yağmur kuşları hiçbir zaman denize düşmez ve her sene başarıyla Hawaii'ye ulaşırlar. Peki bu canlıların sırrı nedir?
Bu kuşları yaratan Allah, onlara uçuşlarını verimli hale getirecek ve kolaylaştıracak bir yöntem ilham etmiştir. Kuşlar gelişigüzel bir şekilde değil, sürü halinde uçarlar. Uçarken de hepsi belirli bir sıraya girer ve havada bir "V" şekli oluştururlar. Bu V şekli, karşılaştıkları hava direncini azaltır. Bu uçuş düzeni o kadar etkilidir ki, kuşlar bu sayede yaklaşık %23'lük bir enerji tasarrufu sağlarlar. Bu şekilde, yere indiklerinde fazladan 6-7 gram daha yağları kalmış olur. Üstelik bu artan yağ da gereksiz değildir; rüzgarların ters yönden esmesi durumunda kullanılacak olan yedek yakıttır.
Bu olağanüstü hesap yeteneği karşısında şunu sormak gerekir: Uçuş mesafesinin ne kadar olduğunu ve yolculuk boyunca ne kadar yakıt tüketeceğini bir kuş nasıl hesaplar?
Elbette ki altın yağmur kuşlarının kendi akıllarıyla ya da tesadüfen bu bilgilere ulaşmaları, bunlara uygun hesaplar yapmaları ve bu hesaplara uygun toplu uçuşlar gerçekleştirmeleri imkansızdır. Bu durum, yaptıkları işlerin kuşlara "ilham edildiğini", bu canlıların üstün bir güç sahibi olan Allah tarafından yönlendirildiklerini gösterir.
Bu apaçık gerçeği takdir edemeyenler ise canlıların sahip oldukları mucizevi sistemlerin ve olağanüstü yeteneklerin "tesadüflerin" eseri olduğunu iddia ederler. Böyle kişilere yaratılış gerçeğini sabırla, doğru ve anlaşılır bilgilerle anlatmak, vicdan sahibi her insanın üzerindeki önemli bir sorumluluktur.

EVRİMCİ İDDİALARI TEK BAŞINA ÇÖKERTEN BİR SİSTEM: BÖCEKLERİN UÇUŞU
Böcekler kendi büyüklükleri ile karşılaştırıldığında bir insanın saatte birkaç bin kilometre hızla uçmasına benzetilebilecek kadar yüksek hızlarda uçabilirler. Örneğin yusufçukların uçuş hızı saatte 40 km'ye erişir. Onlardan daha küçük olan at sineklerinin uçuş hızı ise saatte 50 km'dir.
Bu hızları düşünüldüğünde böcekleri jet uçakları ile karşılaştırmak mümkündür. Jetler sahip oldukları yüksek hız motorlarını çalıştırabilmek için çok özel yakıtlar kullanırlar. Sineklerin uçuşu da aynı şekilde yüksek bir enerji gerektirir. Dahası, bu enerjiyi yakmak için bol miktarda oksijene ihtiyaçları vardır. İşte bu yüksek oksijen ihtiyacı, sineklerin ve diğer böceklerin vücuduna yerleştirilmiş olan olağanüstü solunum sistemiyle karşılanır.
Bu solunum sistemi insanınkinden çok farklıdır. Biz havayı akciğerlerimize çekeriz. Oksijen burada kana karışır, sonra da kan yoluyla tüm vücuda dağılır. Ama sineklerdeki oksijen gereksinimi o kadar fazladır ki, oksijenin kan yoluyla hücrelere gitmesini bekleyecek zaman yoktur. Bu nedenle çok özel bir sistem tasarlanmıştır<. Hava, sineğin vücudunun farklı bölgelerine kılcal kanallar yoluyla dağılır. Aynı vücudu saran damar sistemi gibi, sineklerde çok sayıda kanala ayrılan bir de hava sistemi vardır. Bu sayede uçuş kaslarını oluşturan hücreler oksijeni doğrudan bu kanallardan alır. Bu sistem aynı zamanda saniyede 1000 devir gibi yüksek bir oranda çalışan kasların soğutulmasını da sağlamaktadır.
Bu denli hassas bir tasarımın hiçbir tesadüfi süreçle açıklanamayacağı ortadadır. Bu sistemin evrimin iddia ettiği gibi kademeli olarak gelişmesi de imkansızdır. Çünkü hava kanalları tam olarak kurulup çalışmadığı sürece ara aşamalar canlıya avantaj sağlamayacak, aksine solunum sistemini verimsiz hale getirip ona zarar verecektir.
Görüldüğü gibi Darwinizm'in hayali "evrim süreci" bir sineğin tek bir sistemini dahi kesinlikle oluşturamaz. Sinekleri ve yeryüzündeki diğer bütün canlıları yaratan Allah'tır.
Göklerde ve yerde nice ayetler vardır ki, üzerinden geçerler de, ona sırtlarını dönüp giderler. Onların çoğu Allah'a iman etmezler de ancak şirk katıp-dururlar. Şimdi bunlar, kendilerine Allah'ın azabından kapsamlı bir bürümenin gelivermesinden veya onların hiç haberleri yokken kıyametin onlara apansız gelmesinden kendilerini güvende mi buldular? (Yusuf Suresi, 105-107)

DOĞADAKİ SİMETRİ VE UYUM, ALLAH'IN VARLIĞININ DELİLLERİNDENDİR
Simetri, mimariden dekorasyona, giysiden araba tasarımına kadar birçok alanda kullanılan ve insana estetik açıdan hoş gelen bir yöntemdir. Örneğin, duvarda asılı olan aynanın sadece bir tarafına çiçek koyduğunuzda bu gözünüze güzel görünmeyecektir. Ancak iki tarafına aynı çiçekten yerleştirdiğinizde oluşan simetri hoşunuza gider. Bu nedenle, birçok alanda simetri bilinçli olarak kullanılmaktadır. Ve siz bir yerde simetri gördüğünüzde bunun estetik anlayışı olan,< bilinçli biri tarafından tasarlandığını hemen anlarsınız. Sözgelimi, bir bahçeye girdiğinizde bahçenin sol ve sağ tarafında, eşit sayılarda karşılıklı dizilmiş iki sıra ağaç olduğunu gördüğünüzde, bu ağaçların, bir bahçıvan tarafından bilinçli bir şekilde< simetrik olarak dizildiğini anlarsınız. Çünkü kusursuz bir simetrinin tesadüfen var olması kesinlikle mümkün değildir. Kısacası, simetri, bir tasarım olduğunun ve aynı zamanda bir tasarımcının varlığının bir ispatıdır.

Kelebek kanatlarındaki, altıgen kartanelerindeki kusursuz simetriyi yaratan sonsuz ilim sahibi olan Allah'tır
Doğada var olan sayısız simetri örneği de doğada bir tasarım olduğunun ve aynı zamanda doğayı tasarlayan bir Yaratıcı olduğunun bir göstergesidir. Kelebek kanatları, kar kristalleri, deniz yıldızları, kuş kanatları, insan yüzü ve vücudu, deniz kabukları ve doğadaki yüzlerce varlığın dış görünüşünde simetrik bir yapı bulunmaktadır.
Ancak evrimciler, doğadaki simetri örneklerinin nasıl oluştuğunu açıklayamazlar. Üstelik doğadaki tek güzellik, estetik, sanat ve simetri de değildir. Darwin dahi doğadaki güzelliklerin, evrim teorisi ile açıklanamayacağını anlamış ve bunu şöyle itiraf etmiştir:
"Tamamen ümitsiz bir karmaşanın içinde olduğumun bilincindeyim. Gördüğümüz dünyanın bir şans eseri olduğunu düşünemiyorum. (Francis Darwin, The Life and Letters of Charles Darwin, Cilt II, s.146)
Doğada gördüğümüz güzelliklerin hiçbiri tesadüflerin eseri olamaz. Her güzellik, her simetri, her uyum, her renk Sani (Sanatçı, nihayetsiz güzellikleri sanatının içinde yaratan) olan Allah'ın bir eseridir.
Comments (0)

ÇÖZÜM KURAN AHLAKI
by Adnan Oktar in

DARWINİZM'İN İNSANLIĞA GETİRDİĞİ BELALARA KARŞI ÇÖZÜM: KURAN AHLAKI
Allah'ın varlığını inkar eden, tesadüfleri ilah edinen, savaşları, mücadeleyi, egoizmi gelişmenin tek yolu olarak gösteren Darwinizm, 20. yüzyılda insanlığa sayısız kötülük ve bela getirdi. Darwinizm'in açtığı yaraların tamamen iyileştirilmesinin tek yolu, Allah'ın insanlar için rehber olarak indirdiği Kuran'a sarılmaktır.
Kuran ahlakı, 21. yüzyılda tüm insanlığa güzellik ve aydınlık getirecektir. Vicdanlı ve sorumluluk sahibi Türk milletinin onurlu çabası ile, dünya Darwinizm'in ahlaksızlığından kurtulacak, Kuran ahlakının güzelliklerini yaşayacaktır.
DARWINİST AHLAKIN GETİRDİĞİ BELALAR
Savaş 
Egoistlik 
Düşmanlık
Dehşet - korku 
Kaos - kargaşa
Acımasızlık - zulüm
Kıtlık - fakirlik
Çıkarcılık
Mutsuzluk - karamsarlık
Çirkinlik
Sahtekarlık
İnsaniyetsizlik
KURAN AHLAKININ GETİRDİĞİ GÜZELLİKLER
Barış 
Fedakarlık
Sevgi
Güven
Huzur
Merhamet-şefkat
Bereket - zenginlik
Dayanışma
Sevinç - iyimserlik
Estetik
Dürüstlük
İnsancıllık

ZAVALLI KADINLAR, ÇOCUKLAR, YAŞLILAR, ZULME UĞRAYAN BÜTÜN INSANLAR İÇİN SİZ DE BİRŞEYLER YAPABİLİRSİNİZ
21. YÜZYIL, ALLAH'IN İZNİYLE İMANLI TÜRK MİLLETİ'NİN TÜM BU SORUNLARI DÜZELTECEĞİ YÜZYIL OLACAK!
1 Çeçenistan: Yıllardır masum ve savunmasız Çeçen halkı Ruslar tarafından katlediliyor, çarşılara, hastanelere bombalar yağdırılıyor.
2 Cezayir: Ülkede zaman zaman şiddetlenen iç savaşta bugüne kadar pek çok masum insan sebepsiz yere tutuklandı, işkenceler gördü, toplama kamplarına kapatıldı.
3 Filistin: Filistin halkı, İsrail'in işgalci politikasına karşı yıllardır mücadele veriyor.  Çok güçlü silahlara karşı taşla, sapanla yapılan bu mücadele hala devam ediyor.
4 Çad: Çad dünyanın en fakir ülkelerinden biri. Çıkan çatışmalar ülkenin içinde bulunduğu durumu giderek zorlaştırıyor.
5 Sudan: İç çatışmalar durmak bilmiyor. İsyancı güçlerle mücadele eden Sudan halkı açlık ve sefalet içinde yaşamını sürdürüyor.
6 Abhazya: İç savaşın yanısıra halk, Rus askeri birliklerinin işgalinin neden olduğu  sıkıntılar yaşıyor.
7 Lübnan: Yıllarca süren iç savaş  her azınlığın kendisine ait küçük bölgelerde sıkışıp kalması ile sonuçlandı. Bu savaş sonucunda yüzbinlerce ölü, mülteciler ve kanlı bir tarih ortaya çıktı.
11 Doğu Türkistan:Burada yaşayan Uygur Türkleri, Komünist Çin rejiminin şiddetli baskısı altındadır. Müslüman halkı yok etmek için toplu kısırlaştırmalar, toplu kürtajlar, hatta nükleer denemeler yapılmaktadır.
10 Filipinler: Filipinler'de başa gelen her yönetim etnik soykırım yapıyor. Müslümanlar ise ciddi bir  bağımsızlık mücadelesi veriyorlar.
9 Endonezya: Ülkede çatışmalar dur durak bilmiyor, baskı ve terör son hızıyla devam ediyor.
8 Keşmir: Hindu yönetimi tarafından gerçekleştirilen vahşi katliamlarda on binlerce Keşmirli Müslüman öldürülmüş, kadınlara tecavüz edilmiş, çocuklar katledilmiştir.
Dünya ülkelerindeki Müslümanların şu an içinde bulundukları kargaşa, genel olarak ülkelere hakim olan istikrarsızlık, açlık ve sefalet ortadadır. Türk milleti, kimi irticanın pençesinde olan, kimi iç savaşlarla boğuşan dünya Müslümanlarını yaşadıkları sıkıntılardan kurtarma görevini üstlenmeye hazırdır.

YERYÜZÜNDE ADALETİN, BARIŞIN VE KARDEŞLİĞİN SAĞLANMASI ANCAK KURAN AHLAKI'NIN YAŞANMASIYLA MÜMKÜN OLACAKTIR
Bugün dünyanın dört bir yanındaki Müslüman ülkeler iç çatışmalarla, savaşlarla, aşırı hareketlerle ve türlü sıkıntılarla mücadele etmektedir. Filistinlisi'nden Azeri Türkü'ne, Özbeki'nden Çeçen'e kadar tüm Müslüman halkları, adeta nefeslerini tutmuş bir şekilde bir yardım eli bekliyorlar. Asırlardır İslam'ın bayraktarlığını yapan Müslüman Türk milleti ise modern, aydınlık ve güçlü yapısıyla, gericilikten ve aşırılıktan uzak katıksız din anlayışıyla tüm Müslüman ülkelerin sorunlarını çözebilecek, bu şerefli görevi üstlenebilecek en uygun yapıya sahiptir. Yeryüzünde eksikliği hissedilen adaletin, barışın ve kardeşliğin sağlanması Müslüman Türk'ün rahatlıkla başarabileceği bir iştir. Türk milletinin İslam ahlakıyla birleştirdiği iman, cesaret, azim, sabır, irade gibi üstün nitelikleri dünya milletlerine örnek olacaktır.
ÇEÇENİSTAN
Rusya yıllardan bu yana tüm dünyanın gözleri önünde Çeçen halkına karşı çok büyük bir vahşet uygulamaktadır. Sadece son bir yıl içinde yaklaşık olarak 45 bin sivil ve 3 bin Çeçen askeri hayatını yitirmiştir. 500 bin kişi mülteci durumuna düşmüştür ve halen çok zor şartlar altında hayatını devam ettirmektedir. Yapılan kısıtlı yardımlar ise yerine ulaşmamakta, Rus Olağanüstü Hal Bakanlığı tarafından her türlü yardıma el konmaktadır.


FİLİSTİN

Yarım asırdan fazla bir süredir işgalci İsrail yönetiminin ağır baskısı altında hayatlarını devam ettirmeye çalışan Filistin halkı, özellikle de son aylarda artan şiddet olayları nedeniyle çok büyük zorluklar altındadır. Her gün birkaç kişi özellikle de çocuklar ve gençler- hayatını yitirmekte, insanlar bombaların altında hayatını devam ettirmeye çalışmaktadır. Şu ana kadar 100 binden fazla kişi ölmüş ve 4 milyona yakın kişi mülteci konumuna düşmüştür.
AFGANİSTAN
Yıllardır süren iç savaşlar nedeniyle bir türlü istikrar ve huzura kavuşmamıştır. Barışın sağlanması durumunda Orta Asya ülkeleri üzerinde etkisi olacağı tahmin edilen Afganistan'daki bu iç çatışmalar, dış güçlerin etkisiyle devam etmekte, ambargolar ise en çok masum insanları etkilemektedir. Bu çatışmalar sonucunda 2 milyona yakın kişi hayatını yitirmiştir ve yaklaşık 2.5 milyon kişi mülteci durumuna düşmüştür.


ENDONEZYA
Dünyanın en kalabalık Müslüman ülkesi olan Endonezya'da iç çatışmalar şiddetlenerek devam ediyor. Suharto yönetimi altında çok büyük baskılar gören Endonezyalı Müslümanlardan yüzbinlercesi hayatını yitirdi, binlerce insan kayıp, binlercesi de mülteci konumunda. Daha önceden İslami bir yönetime sahip olan bağımsız Açe Sumatra, Endonezya hükümeti tarafından ilhak edildiğinden beri ülkede olaylar dinmiyor ve ölüm haberleri gelmeye devam ediyor.
KEŞMİR
Keşmir'deki Hint zulmü yarım asıra yakın bir dönemdir, şiddetlenerek devam ediyor. Dünyanın en önemli altın, zümrüt ve yakut yataklarına sahip olan Keşmir halkının tek isteği dinlerini rahatça yaşayabilecekleri, çocuklarını istedikleri gibi eğitebilecekleri, huzurlu ve barış dolu bir hayat. Şu ana kadar yaklaşık 70 bin Keşmirli Müslüman hayatını yitirdi, 5000'e yakın kadın tecavüze uğradı ve on binlerce insan mülteci olarak hayatını devam ettiriyor.


AZERBAYCAN
Azerbaycan topraklarının yüzde 20'si halen Ermeniler'in işgali altında bulunuyor. Ermeni güçleri tarafından çok büyük bir etnik soykırıma tabi tutulan ülke halkının, büyük bir bölümü mülteci konumunda yaşıyor. Azerbaycan genelinde oluşturulan 50'den fazla göçmen kampında, 1 milyona yakın Azeri Türkü çok büyük yokluklar, salgın hastalıklarla mücadele ediyor.
DOĞU TÜRKİSTAN
Doğu Türkistan'daki Müslüman Türk halkına Komünist Çin yönetimi tarafından uygulanan şiddetli işkence, baskı, insanlık dışı muamele ve haksız tutuklamalar yarım asırdan fazla bir zamandır devam etmektedir. Sadece patlatılan bomba ve termo-nükleer bombaların sonucunda yaklaşık olarak 250 bin kişinin katledildiği tahmin edilmektedir. Son 6 ayda 1700 kişi kurşuna dizildi, 36.000 kişi kurşuna dizilmek için sırada bekliyor.


FİLDİŞİ SAHİLİ
19 milyonluk ülke nüfusunun yüzde 25'ini oluşturan Müslümanlar iktidarı bir darbe ile ele geçiren askeri cunta yönetimi tarafından çok büyük bir katliama maruz bırakıldılar. Yer yer asker ve polislerin de katıldığı katliamlarda çok sayıda Müslüman ya kurşunlanarak ya da bağırsakları deşilerek veya işkence ile öldürüldü.

TELEVİZYONU AÇTIĞINIZDA, GAZETENİZİ OKURKEN ZULME UĞRAMIŞ, KATLEDİLMİŞ İNSANLARLA KARŞILAŞMAYACAĞINIZ GÜNLER ÇOK YAKINDA GELECEK...


Rus zulmü altında büyük bir soykırıma tabi tutulan Müslüman Çeçen halkı, İsrail'in işgalci politikası ile yıllardır mücadele eden Filistin halkı, Keşmir'de Hint zulmüne karşı direnen Müslümanlar, Çin hükümetinin baskısı altında ezilen savunmasız Uygur Türkleri ve Kosova'da, Bosna'da, Arnavutluk'ta, Suriye'de, Filipinler'de, Burma'da, Afganistan'da, Çad'da, Endonezya'da, Eritre'de yıllardır zulüm gören masum insanlar...
Faşist ve komünist yönetimlerin bütün dünya halklarına, özellikle de müslüman halklara yaptıkları insanlık dışı katliamları tüm dünya sessizce izliyor. Her gün gazetelerde, televizyonlarda gözü yaşlı anneler, kefene sarılı bebekler, sefalet içindeki insanlar, sakatlar, yaralılar< yer alıyor. Belki herkes olan bitenleri alışkın olduğumuz sözlerle kınıyor, belki yaşananların vicdani sıkıntısını çekiyor ve bu zulmün durmasını istiyor. Ancak gerçek anlamda çözüm üreten, bu katliamları durduran hiç kimse yok. Sorunların asıl kaynağının< dinsizlik olduğunu kavramış olan Türk milleti, dünyayı kaplamış olan kaosun üstesinden gelebilecek yegane millettir.

DARWINİZM'İN 150 YILDIR SÜREN TAHRİBATI BÜYÜKTÜR, ANCAK BÜTÜN BUNLARIN TEK BİR ÇÖZÜMÜ VARDIR
Hiç düşündünüz mü? Rusya'da; Neden 150 yıldır merhamet, hürmet bilinmiyor? Neden saygı, şefkat, yardımlaşma gibi güzellikler yaşanmıyor?Neden insanlar komünizmin getirdiği yoksulluk ve açlık içinde kıvranıyorlar?Neden Rusya denince insanların aklına ahlaki dejenerasyon ve sefalet geliyor?Neden aynı sistem azgınlaşarak devam ediyor?
Dinsizlik bir beladır. Rusya'da yaşananlar Darwinist-materyalist fikirlerin neden olduğu dinsizliğin, toplumlara getirdiği belalardan sadece birkaçıdır. Tek çözüm insanların Darwinizm'in safsatalarına karşı bilinçlendirilmeleri ve Kuran ahlakının yaygınlaştırılmasıdır.

SİZDEN, FAZİLETLİ VE VARLIKLI OLANLAR, YAKINLARA, YOKSULLARA VE ALLAH YOLUNDA HİCRET EDENLERE VERMEKTE EKSİLTME YAPMASINLAR, AFFETSİNLER VE HOŞGÖRSÜNLER (NUR SURESİ, 22)
Dünya üzerinde asırlardır çözülmeyen, herkesin de bu şekilde kabul ettiği pek çok problem vardır. Bunlardan biri de fakirlik, salgın hastalıklar, savaşlar ve tedavi imkanlarının eksikliği gibi nedenlerle her yıl milyonlarca çocuğun hayatını kaybetmesidir.
UNICEF'in 2001 raporuna göre her gün 30 bin, bir yıl içindeyse 11 milyon çocuk önlenebilir hastalıklar yüzünden ölmektedir. Bunun yanısıra her yıl çatışmalar ve savaş şartları nedeniyle 20 milyon çocuk evinden uzaklaşıp, mülteci konumuna düşmekte ve çok zor şartlar altında hayatını devam ettirmek zorunda kalmaktadır. Çoğu beş yaşın altında olan bu çocukların ölüm nedenleri ise besin yetersizliği, gerekli tedaviyi yaptıracak imkanları olmaması, ilaç ihtiyaçlarının giderilememesi ve zor yaşam koşullarıdır...
Ortada çok büyük bir sefalet vardır ve gerekli önlemler alınmazsa, bu sefaletin büyük bir hızla artmaya devam edeceği açıktır. Sadece belirli günlerde bu problemi hatırlayarak ya da yolda karşılaşılan dilenci çocuklara para vererek bu sorunun hallolmayacağı ise ortadadır. Çözüm için yoksul çocukların eğitim, barınma, yiyecek, sağlık, giyecek gibi ihtiyaçlarını karşılayacak sistemli ve çok güçlü bir çalışma gerekmektedir. 
Bu ise ancak Kuran ahlakının tam olarak yaşanmasıyla mümkün olur. Çünkü Allah'a iman eden ve vicdanıyla hareket eden insanlar fedakar, hoşgörülü, adaletli, merhametli ve şefkatli karakterleri sayesinde ihtiyaç içinde olan her insana tüm imkanlarıyla yardımcı olacaklardır. Böyle bir ortamda herkes Kuran'da tavsiye edildiği gibi kendisi ihtiyaç içinde olduğu halde yiyeceğini yoksula ve yetime yedirecek, kendisinin beğenmeyeceği şeyleri başkalarına vermeyecek, tüm insanları da vicdanlarını kullanmaya davet edecektir.
Dolayısıyla Kuran ahlakının yaşandığı bir ortamda çözülmeyeceği düşünülen tüm problemler bir anda ortadan kalkacak, barış ve huzur dolu yepyeni bir dünya inşa edilecektir. Bu şerefli hareketi başlatacak olan ise asırlar boyunca dünyaya nizam vermiş olan iman sahibi Türk milletidir.

YOKSULLUK VE SEFALETİN ORTADAN KALKMASI ANCAK KURAN AHLAKININ HAKİM KILINMASIYLA OLUR
Günümüzde yoksulluk sadece Afrika ülkelerini ya da Güney Asya'daki fakir ülkeleri ilgilendiren bir problem olmaktan çıkmıştır. Dünyanın en gelişmiş ülkesi sayılan Amerika'da yoksulluk içinde yaşayan çocukların sayısı son 20 yılda 3 katına çıkmıştır. 1994'de 3 yaşın altındaki 4 çocuktan birinin yoksulluk içinde yaşadığı tahmin edilmektedir. Dünyanın dört bir yanında çöp karıştırarak yaşamını sürdüren, çok az bir para karşılığında hayatını tehlikeye atarak çalışmak zorunda kalan çocuklar, her türlü olumsuz koşula rağmen dışarıda yaşamak zorunda kalan evsizler, beslenme yetersizliğinden kaynaklanan çocuk ölümleri ve bunlar gibi yoksulluktan kaynaklanan daha pek çok problem bütün dünyanın gündeminde yer almaktadır.
Bir yanda çok büyük bir zenginlik ve refah yaşanırken, diğer yanda insanların bir parça ekmek bulamayıp, açlıktan hayatlarını kaybetmeleri aslında çok düşündürücüdür. Çünkü günümüzde dünya nüfusunun 5'te 1'lik bölümünü oluşturan zenginler, dünya gayri safi hasılasının 5'te 4'ünü denetimleri altında tutuyorlar. Bu, bazı insanların çok büyük bir zenginlik, refah içinde yaşarken, dünyanın çok büyük bir bölümünü oluşturan fakirleri, ihtiyaç içinde olan masum çocukları görmezden gelmeleri anlamına gelmektedir.
Tek çözüm Kuran ahlakının insanlar arasında hakim olmasıdır. Allah dünya zenginliklerinin toplumun çok küçük bir kesiminde toplanmasını "...Öyle ki (bu mallar ve servet) sizden zengin olanlar arasında dönüp-dolaşan bir devlet olmasın." (Haşr Suresi, 7) ayetiyle yasaklamış, "Onların mallarında dilenip-isteyen (ve iffetinden dolayı istemeyip de) yoksul olan için de bir hak vardır. (Zariyat Suresi, 19) ayetiyle de yoksullara yardımı emretmiştir.
Comments (0)

Hakkımda

1956 yılında Ankara'da doğan Adnan Oktar, Harun Yahya müstear ismi ile kitaplarını yazmaktadır. Hayatını tamamen Yüce Allah'ın varlığını ve birliğini insanlara anlatmaya ve Kuran ahlakını yaymaya adamış olan bir kişidir. Üniversite yıllarından başlayarak, hayatının her döneminde, bu kutlu amaca hizmet vermiş ve hiçbir zaman zorluklar karşısında yılmamıştır. Bugün, hala büyük bir sabır ve kararlılık göstererek tüm baskılara karşın fikri mücadelesini devam ettirmektedir.

İzleyiciler